Toros Can ile Sonatlar Arası Yolculuk

Kadıköy Süreyya, sunduğu resitaller ve özel programlar ile klasik müzikseverler için vazgeçilmezliğini sürdürüyor. Daha önceki yazılarımda da vurguladığım üzere Süreyya, sadece konserlere ev sahipliği yapan bir mekan olarak kalmıyor, aynı zamanda müzikseverleri “aydınlatan”, onlara “farkındalıklar” kazandırmaya gayret eden bir “sanat adası” olarak dikkatleri çekiyor.

Dün gece (14 Mart 2011) değerli piyanistimiz Toros Can’ın resitali bu kişisel düşüncemi doğrular nitelikteydi. Çağdaş klasik müziği alanında yaptığı çalışmaları ödüllerle süslenmiş olan Toros Can, iyi düşünülmüş ve hazırlanmış bir konsere birinci sınıf piyanistliğiyle imzasını attı. Toros Can’ın programı “İki Kontrast Sonat” adını taşımaktaydı. Zaten bu başlık bile sanatçımızın, biz müzikseverlere Kadıköy Süreyya’nın çatısı altında yeni perspektifler kazandırmayı hedeflemiş olduğunu anlatıyordu. Toros Can konser için sahneye adımını attığında ya da eserleri icra ettikten sonra hepimiz onu önemli ve başarılı bir piyanist olduğu için alkışladık. Ancak, Toros Can’ı, dün gece biz seyirciler, yol gösteren “öğretmen-piyanist” kimliğiyle de çok sevdik; bu nedenle de alkışladık.

Toros Can, programının ilk bölümünde Avusturyalı besteci Franz Schubert’in (1797-1828) Sonat La minör D. 485 eserini, ikinci bölümünde de çağdaş besteci Philippe Manoury’nin “La ville” sonatını seslendirecekti. Program öncesi alkışlarla karşılık bulan, 14 Mart Tıp Bayramı kutlama mesajı verdi. Ardından programın adını içeren “Neden İki Kontrast Sonat?” sorusunu cevaplamaya başladı: “Benzetme yaparken babayı çocuğa değil de çocuğu babaya benzetiriz”. Akılda kalıcı ve açıklayıcı bu benzetmeden sonra (belli ki piyanistimiz çok da iyi bir öğretmen/eğitmen) Toros Can şöyle devam etti: “Neden iki kontrast sonat sorusunun cevabını, tanıdığımız bildiğimiz Schubert’de değil de, 21. yüzyılın ilk yıllarında yazılmış olan [Schubert’in eserinden neredeyse 180 yıl sonra] ve geleneksel müzik dinleyicisi için asıl kontrastı yaratacak olan Manoury Sonat’ta aramak lazım”.

Asıl vurgulamak istediği kontrast noktasının, iki sonat arasındaki form/biçin farklılıkları olduğunu söyleyen Toros Can açıklamalarına devam etti: “Dil, dönem, anlayış yönünden bambaşka iki dünyayı sunan bu sonatlardan Manoury’ye ait olan sonat, form yönünden belki de bir ilke imza atıyor. Schubert 4 bölümlü geleneksel formu korurken, Monary’nin sonatı tek bölüm”. Sonatlar arası farkı anlamamızda yardımcı olan bir diğer nokta da şu oldu: “Schubert’de hep melodiler duyacaksınız çünkü Schubert bir melodi bestecisidir… Manoury’de ise böyle bir kaygıyı görmüyoruz.”

Bu açıklamaların ardından programın ilk bölümü başlamış oldu. Schubert Sonat La minör D.485 dört bölümden oluşuyordu: Moderato; Andante, poco mosso; Scherzo, Allegro vivace, trio, un poco piu lento ve Rondo, allegro vivace. Program notlarında da yazıldığı gibi, hümanist özelliğiyle insanları kucaklayan Schubert, sonatında bizlere müthiş bir melodi zenginliği sunuyordu. Toros Can’ın icrası ise bu melodi zenginliğinin son derece zarif bir biçimde yansımasıydı. Toros Can’ı dinlerken ilk başta bize yaptığı açıklamaları tek tek düşünmek hem zevkli, hem de anlatılanları pratiğe dökme açısından yararlı oluyordu.

Schubert’in ardından gecenin ikinci bestecisi Fransız Philippe Manoury (1952) idi. Bestecinin “La ville” (Şehir) sonatı Toros Can’ın programındaki “kontrast”ı daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktı. Sanatçımız ilk kez 2002 yılında “Festival Piano aux Jacobins”de seslendirilen bu eseri, yine aynı festivalde Eylül 2010’da kendisinin de seslendirdiği bilgisini paylaştı seyirciyle. Ardından, eserle ilgili bilgileri bu bölümde de aktarmaya devam etti. Eserde melodi kaygısının olmadığını; bunun yerine sesin doğası ve sesle yapılacak varyasyonların önem taşıdığının altının çizdi. Toros Can, bu eserin bir çeşit yolculuk olduğunu da sözlerine ekledi: “Re” notası ile başlayan bir noktadan bir yolculuğa çıkmak ve aynı yolu tekrar ederek aynı noktaya “Re” notasına geri dönmek. Ama dönüş yolunda şehrin “sokaklarında”, “binalarında”… farklı yüzler ve özellikler görmek.

Toros Can’ın Manoury’nin eseriyle “şehirde” yolculuk metaforu sadece onun eseri icra ederkenki tecrübesini değil biz seyircilerin onun önderliğinde çıktığımız yolculuğu da çok güzel özetliyordu. Schubert ile başlayıp Manoury ile devam eden yolculuğumuz bize müzikal anlamda yeni deneyimler kazandırmıştı. Kendi adıma düşündüm: Kadıköy Süreyya’nın A-14 numaralı koltuğunda Toros Can’ın müziğiyle çıktığım yolculuk yine A-14’te sonlanmış mıydı? Hayır! İçimde yaptığım yolculuk, gidişte gördüklerim, dönüşte kazandığım farkındalık, beni zenginleştirmiş ve çağdaş müziği, çağdaş bestecileri kapsayan başka yolculuklara adım atmam için gerekli motivasyonu sağlamıştı. Süreyya’yı dolduran seyirciler de aynı şeyleri yaşamış olmalılardı. Yolculuğumuza önderlik yapan Toros Can, işte Kadıköy Süreyya’da bunu başarmıştı.

Tebrikler!

Not: Toros Can, konserinin bis parçası olarak Scriabin Prelüdü seçmişti.

Konser fotoğrafları: Ali Nihat Eken

Toros Can ile ilgili diğer yazı:
Toros Can’ın “Makrokosmos” Albümüyle George Crumb’ı Tanımak

Bu yazı Klasik Müzik içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s