Film İzlerken Yüzleşmek

İster dinlediğimiz bir müzik eseri, ister okuduğumuz bir öykü ya da izlediğimiz bir film olsun; bunlar eşliğinde çıktığımız içsel yolculukları hep çok değerli bulurum. Örneğin, Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreğinde” isimli romanında Kurtz’ün Afrika’nın kalbine yaptığı yolculuk ya da James Baldwin’in “Sonny’s Blues” isimli öyküsünde Sonny’nin ve anlatıcı rolündeki ağabeyinin bir blues/caz barda sonlanan anlam kazanan yolculukları… Ve tüm diğer yolculuklar; bir başka deyişle kişilerin üzerinden insanlık halleri; günlük yaşamın içinde soluklanmadan çılgınca koşuştururken bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırdığımız insanlık halleri… kulaklarımıza durup düşünmemiz gerektiğini fısıldayan, “neden böyle yaptın?” diye bazen tatlı, bazen acımasızca dikkatimizi çeken haller…

Kurtz’ün şeytana dönüşmesi sadece onun kişisel değişimi ile sınırlı olamaz; onun hikayesi, Avrupa’nın sömürgeci ruhunun Afrika’yı nasıl paylaştığını yüzümüze çarpan, insanın insana ne denli zalim olabildiğinin evrensel bir dille anlatılmasıdır. Sonny’nin acılarında ise siyah toplumun çığlığı vardır; hikayenin sonundaki “cblues/caz bar”daki müzisyenler için müzik, kollektif bir anlam taşır. Beyaz ırkın baskısında boğulmamak için müzikleriyle varoluşlarını kanıtlayabilecek bir araçtır, müzik. Onların enstrümanlarından gelen seslerde yukarı çıkabilmek için kaçınılmaz bir şekilde dibe vurmanın öyküsü gizlidir.

İşte bu içsel yolculuklardan birinin daha parçası oldum geçtiğimiz günlerde. Evde otururken, elim bir anda yıllar önce seyrettiğim bir DVD’ye gitti: Sean Penn’in “Into the wild” (2007) isimli gerçek bir olaya dayalı filmi; “Özgürlük Yolu” adıyla piyasaya çıkmıştı bizde. Filmdeki bazı sahneler beni ilk seyredişimde o kadar etkilemişti ki hala hatırlayabiliyordum ayrıntıları… DVD’yi raftan aldım, tekrar izlemeye başladım. Yeni mezun Chris McCandless’ın öyküsü zaten bir yol filmiydi. Yola bu defa onunla çıkacaktım belli ki. Ama önce ailesini, çevresini tanımaya çalıştım. Materyalist bir kültürün dış görünüşe önem veren ailelerinden geliyordu Chris. Çocukların sağlanan mal-mülk ile mutlu edileceklerini düşünen bir kültürün üyeleri. Oysa para, insanları daha ihtiyatlı olmaya sevkediyor, doğallıkları siliveriyordu. Yapaylıklar Chris’i başkaldırmaya sevkedecek, “hiç bir şey istemiyorum” diyerek materyalist dünyanın zevklerini reddedecekti az sonra. Bu başkaldırı onun yolculuğunun da başlanıgıcı olacaktı; benimkinin de. Chris ile birlikte yola düştüğümde onun sorduğu soruları ben de kendime soruyordum; sahip olduklarımız bizi hangi anlamda “zengin” kılıyordu acaba? Bizi özgürleştiriyor mu yoksa bağımlı hale mi getiriyordu? Chris’in yaptığını ben de yapabilir miydim, “bizler de” yapabilir miydik? Güven içinde yaşamak üzere kurguladığımız dünyalarımız ne kadar gerçekti, ne kadar güvenliydi, ne kadar “benci”likten uzaktı acaba?

Chris’in gerçeği (mutluluğu) aramak üzere Alaska’ya doğru yönelen yolculuğunda duraklar vardı; duraklarda da insanlar. Her bir durak bir sonraki hedefe zemin hazırlıyordu. Yolda karşısına çıkan her olay, her bir kişi Chris’e (ve bana) farklı bir perspektif veriyordu. Chris ise zor anlarında ona yardım etmek isteyenleri reddediyor; gerçeği kendi görmeyi tercih ediyordu. Hem soylu bir davranış sergiliyordu; cesur davranıyordu, hem de belki de aptalca davranıyordu. Ama bu bir içsel yolculuktu; yaşanmaya karar verilen; sonu ne olursa olsun. Bu yolculuk Chris’e insan olmanın anlamını ve mutluluğun, ancak paylaşıldığı zaman var olabileceğini anlatacaktı. Bizler de Chris gibi değil miydik? Yaşarken yol alıyor, yol alırken daha mutlu olmanın yollarını aramıyor muyduk? Bu yolların ne olduğu, bize nihai gerçeği göstermeyecek miydi? Ancak, Chris gibi, devam ettiğimiz yolda gözümüzden neleri kaçırıyor olabilirdik? Es geçtiklerimiz ya da göremediklerimiz bizi yanlış sonlarla buluşturmaz mıydı?

Filmi izleyip bitirdiğimde Chris’in yolculuğundaki her sahnenin bir soru, her bir sorunun da birer cevapla tekrar tekrar bana döndüğünü hissettim. İçimde sevinç de vardı, öfke de. Pişmanlık da vardı gurur da. Tek kişilik dünyam da vardı, toplumun kendisi de. Yepyeni planlar da vardı, çöpe atılmış olanlar da.

Sean Penn’den “Into the wild”… İsterseniz de siz de izleyin… ve bırakın sorular gelip sizi bulsun.

Bu yazı Film Okuryazarlığı içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s